kelime müzesi
Nene ve dedeyle yaşamak onların yaşamında bir dönemin eşlikçisi olmanın sırlı bir kazanımı var bunlar tabii o anın içindeyken fark edilen, anlaşılan ve yorumlanabilen detaylardan biraz uzak kalıyor. Sonra sonra kendisini belli eden bu izlerin içinde bir şeyler var!
Annem kendi annesi ve babasıyla ilgilenme konusunda kendisini hem sorumlu hissediyor hem de bu bakım verme sorumluluğundan onur duyuyordu. Ancak siz de bilirsiniz ki, 1930’larda doğmuş Yozgatlı ve Sivaslı yaşlılar hayatın çetin dönemleri içinde bir kabuk gibi sert ve en az bir dağ keçisi kadar da inatçıdır. Anneannem ve dedem İç Anadolu'nun bağrından gopup da Manisa’ya gelmişler burada yaşamış burada çocuklarını büyütmüşler. Dedem, kaldırım taşları döşemiş bir dönem Arabistan’a gitmiş orada da çalışmış, dedeme hacı derlerdi demek bundanmış!
Acaba neden Almanya’ya gitmedi ucundan kıyısından yakalardık Avrupa’yı! Aman canım Avrupa’yı yakalamak şöyle dursun bizim zaman ötesi bir kültürümüz var, onla ağleşelim! Dur konuyu dağıtmayalım, ne diyordum, inatçı diyordum. Tabii bu inatçılık serüveninde annemin önce kendi annesine sonra babasına bakım vermesi uzun bir zamandı. Nereden baksam her ikisiyle olan ilişkim, okul öncesi çağda başlamış ve üniversite sonuna kadar uzanmıştı...
Bir dönem boyunca nenem bana bakım verirdi kreş ve ilk okul dönemleri... Bazen okuluma erik getirirdi pazen şalvarıyla utanırdım biraz, 7 yaşındaydım o zamanlar. Ne bileyim hastanede bile yatsa oradan verilen sütü içmez bana ayırırdı. Her sabah 7'de gevrekçinin o yokuşlu merdivenden aşağı inmesini beklerdi bana gevrek alırdı, yumurta haşlar bir de patatesleri yuvarlak doğrayıp kızartma yapardı. Bizi büyüdük onlar iyiden iyiye yaşlandı... Önce anneannem bizdeydi, evin sıcak olması Koah'ın ilerlememesi gerekiyordu, bir dönem Verem atlatmış olmanın verdiği tedirginlikle ona sarılmamı asla istemezdi eli elime bile değmezdi, kızardı, bulaş olacak zannederdi. Uzaktan severdim onu ama sorsanız en çok neyi özledin diye neneme doya doya sarılmayı derdim.
Dedem o vakitlerde sağlıklıydı tek başına kendi evinde yaşayabiliyordu. Ama bazen sökülmüş yorganını bile dikemezdi, bence dedem becerikli bir adamdı, sadece dikmezdi. Yaptığı işlere bakacak olursak koyun başı kesme, kendi evini inşa etme, boya badana ve bilumum işler… İş bilen biriydi; binaenaleyh yorganını da dikebilirdi. Neyse o dönemler 8-9 yaşlarındayım, annem beni dedemin evine Dış Mahalle’ye yolladı, tek tek tarif etti otobüste buradan ineceksin buradan da bineceksin diye, Alaybey’deki evimizden Dış Mahalle’ye… sözde işte dedemin yorganı yüzünden çıkmış yırtılmış da iğne ipliğin yeri burası da al oradan dik.... dedi. Ben tabii o zamanlar görev adamıydım. Annem hangi görevi verirse layıkıyla ile yerine getirirdim. Gittim ve diktim. Sonra uzun bir süre boyunca annem hep yeni görevler verdi bana ben onları da yaptım. Gel zaman git zaman annem elime poşetler tutuşturup yine Dış Mahalle'ye gönderdi beni, al bunları dedenle nenene ver yesinler diye. İçinde market ve pazar ürünleri olan poşetler işte... Kardeşim küçük annem onunla hemhal olurken ben de dış sorumlulukların sahibiydim ya, ne derse yapıyordum.
Neyse, yüklendim poşetleri çıktım o yokuşu, elimde bir turşu bidon kocaman, nenem bunu görünce aldı yere fırlattı sinirinden “sen nasıl bunu taşırsın bu yohuş yoharıya” dedi. Yokuş yukarıya demek istedi. Meğer yokuş yukarı bir şey taşırken o yükler bedene fiziksel açıdan daha fazla ağır gelirmiş, o yüzden tepki göstermiş. Bir daha buraya yük taşımayacaksın dedi, tüm turşu yerde, nenem sinirli ben şaşkın, nenem üzgün ben şaşkın. O dönemler yani nenem biraz daha iyiyken ve bana baktığı dönemlerde farklı kelimeler kullanırdı, güzel demez "gözel" derdi, pantolona "pantul", havluya "peşkır" derdi. Dinlen biraz, demek yerine "ağlen eccik" derdi. Aradığın şey orada değil demezdi, "deha şorada" derdi. Tepside değil "sinide" sofra kurardı. Bir şeye şaşırınca “öyle mi” demez “he mi” derdi. Ne yapacağım demek yerine “nörecem” derdi. Bir şey yumuşaksa pamuk gibi demek yerine “pambıh gibi" derdi. Aile üyeleri bir araya gelince onlar “horanta” olurdu. Bir parça ekmek isterse “ıccıh vir” derdi. Birine kızınca “salahana” diye söylenirdi. İçine bir kurt düşse “şikarlandım şindi” diye mırıldanırdı. Aslında o kadar çok şey söylerdi ki unutmuşum. Yaşatmak için yazmamışım geç kalmışım.
Konuyu uzatmayan bağlamak istediğim yere geleyim: “Kelime Müzesi” ne gidince Şermin Yaşar’ın da bu derin bağlantıya değinmesi zihnimde bir şeyleri parlattı. Bu bahsi geçen nenemin sözleri var ya, heh onlar işte eski Türkçe’nin Anadolu’nun kelimeleriymiş! Bazen anlamadığım, tuhaf karşıladığım kelimeler ve pazen donlar hepsi Anadolu'nun gerçek sahiplerininmiş!
Şermin Yaşar müzede şöyle diyor; “dil insanın ilk oyuncağıdır…” “kelimeler, somut elle tutulur, satın alınabilir nesneler olsaydı, bugün çoğumuz en güzellerine, en değerlilerine, eşsiz ve sınırlı sayıda üretilmişlerine sahip olmak için çaba harcayacaktık… Oysa kelimeler doğduğumuz anda bize bilâbedel verilen, her yanımıza sonsuz bir ifade gücüyle saçılmış…. Değerlerimiz….Hepsi sizin… Hepsi bizim…”
hepsi benimmiş!