zilli çil horoz solo kitabının son yazısı
küçükken, gece uyumaya yakın anlarda kafamı yastığa koyunca kendi ölümümün nasıl olacağını hayal ederdim.
küçükken dediğim de işte 35’lerden geçmişe
bakınca gördüğüm küçüklüğüm, ki zaten 35’ten geçmişe bakınca kendimde gördüğüm
her şey bir küçüklük ibaresidir fikrimce.
neyse,
o vakitler; yoğun baş ağrılarının olmadığı, arkadaşlarımın annelerinin ve
babalarının sağ ve sağlıklı olduğu dönemler… bilirsin Pinhani, bir şarkısında abin bile 47 yaşında diyor...işte..
ne diyordum,
o gecelerde başımı yastığa koyunca; sebepli sebepsiz bir çeşit ölüm'ü hayal ederdim, bu yaşam nasıl son bulacaktı; trafik kazasında mı, yoksa kalp krizi falan mı? böyle - içinde olduğum şeyle - dışımda görünen şeyin ayrıştığı bir yer vardı bende - bu yüzden de işin bu kısmıyla fazla ilgilenmez, ölümümden sonra mezarımı nasıl kazıyorlar, kimin elinde kürek daha fazla durdu, arkamdan ne diyecekler falan işte bunları merak ederdim, o ara yeteri kadar gözyaşı döktüysem yani kendi ölümümün yasını ara ara tuttuysam susar uyurdum.
bu her zaman olan bir şey değildi; insanlara anlatabileceğim de bir şey de değildi,
aynaya bakardım ve yüzümü inceler ve diğer insanların, yüzümü benim gördüğüm gibi görüp görmediğinden endişe ederdim, burnuma, dudaklarıma dokurdum gerçekten aynada gördüğüm gibi miydi? kirpiklerim bu kadar uzun muydu, ikna olmazdım,
bu iki kendilik durumunda bir şey vardı; kendimle uğraştığım bir şey,
yani yokluğumun provasını yapma ve aynalama hâlinde; melodram mı yapıyordum; sanki hayır!
ölümü anlamaya çalışmaktan çok, sevgiyi ölçmeye çalışıyordum ya da kendi yüzümden
de kendi ölümümden de tek başına emin olamazdım ya; buna şaşıyordum, e çünkü başkaları varsa yüzüm ve ölümüm anlamlıydı.
bu iki durum yalnızca “bana ait” şeyler değildi; başkalarının bakışıyla, sözleriyle, yargılarıyla şahitliği ile sosyo kültürel yapısı, eğitim seviyesi ve aile dinamikleriyle de ilgiliydi.
aslında iyi şahitlikler ve kötü şahitlikler vardı; elinden tutup kaldıran ya da görmezden gelen, bir sebeple teşekkür etmek istemese bile kısıcık sesle teşek...lr. diyen, sırlarını açık eden, sırrına bekçi olan falan filan...
mesele, birilerinin bana -hayatıma- şahit olması değil de hani; nasıl desem; nasıl bir toplumsal dille şahitlik ettikleriydi.
ve belki de ben hem bu kendilik ölümüne hem de kendilik yüzüne yas tutup // şaşırmaya devam ederken en çok bunu merak ediyordum;
bu şahitliğin hafızasında nasıl bir yer edinmiştim?
hangi cümleleri
kullanacaklardı, hangi dili, kimin diliydi bu ?
başkalarının şahitliğinde neye dönüşecektim ?
....