okullaşma
dün akşam 9 gibi.. yakın bir markete kornişon turşu almaya gittim, sürekli kahve içmeyeyim evdeki turşu suyuna buz atarım birkaç tane de turşu tansiyonum dengelensin falan filan diye...
akşamları masa başında bunalınca eşimle birlikte yürüyoruz sokaklarda açık oturum yapıyoruz, tek başıma olunca konuşmadım; üç beş dakikalık flanörlük yaptım...
nemli sıcacık bir hava vardı, genelde havayı hissetmeyi hiç düşünmeyiz, şunu bir hissedeyim dedikten sonra garip bir keyiflenme gelir, heh öyle oldu, uzun süren soğuk akşamlarda istediğim bir sıcaklıktı bu!
biraz yürüdüm kaldırım dardı ve turunç ağaçları öyle gürdü ki yolumu kesip haraç isteyecek gibiydi, karşıdan da birisi geliyordu, baksam mı bakmasam mı derken baksam da gözlerini göremeyeceğim için karanlığa odaklandım ve ilerledim, az ilerde ışıklar ve kafeler aydınlatıverdi birden dünyamı,
trafik ışığı olmayan bir kavşak, hengame, birbirine korna ile tepki veren alevli insanlar, yayalara verilmeyen yollar, yüksek tümsekler, farlar
derken onların kendi aralarındaki curcunasından kendime yol hakkı elde ederek markete vardım, gidene kadar da sesleri dinledim, herkes aynı dili konuşuyordu, bir kadın telefonda telaşlı bir açıklama peşinde, kafedeki gençler kendi sorunlarını seslendirmekte, kalabalık gülüşmeler, o uğultuyu bilirsin ya.. o uğultu hoşuma gitti,
herkesin her dediğini anlıyordum, anlamasam bile fark etmeden inşa ettiğimiz ortak tepkilerimiz ve tavırlarımızla konuşmaya gerek duymadan da anlaşabiliyorduk,
bakışların anlamlarını da biliyordum,
yani bu saydıklarımın hepsi çok hoşuma gidiyordu, birkaç saniye gözlerimi kapatıp minicik de gülümsedim,
evimdeyim ya hu dedim
evimdeyim
nasıl anlatsam tüm kaygılarından arınmış, münzevi bir mutluluğa erişmiş bir ermiş gibiydim o saniyelerde,
içimi açıp size bu sevinci bu coşkuyu gösterebilseydim keşke....
sonra şunu düşündüm ki;
aslında Toronto'da bir süre yaşamamış olsaydım bu uğultuların hiçbiri belki de bu kadar hoşuma gitmeyecekti,
hissettiğim derin bir şey vardı; ne olursa olsun ne kadar zor olursa olsun "hep birlikteydik" bu birliktelikten hoşlanmıştım,
Toronto'da da birlikte yaşama hissini tatmış mıydım? Hatırlayamıyorum; üstelik tam da alışmıştık, esnafla arkadaş olmuştuk, minik bir sosyal çevremiz vardı, 506'ya bile düşünmeden biniyorduk, şehir artık aklımda ve belki de avcumda gibiydi,
sanırım orada birlikte hissedebilme arzusu; din, millet ve etnik kimlik gibi kolektif hatlarla keskin bir şekilde ayrılıyordu ya da daha mı uzun süre orada yaşamalıydık ki "hep birlikte" olmayı hissedebilelim...
bilmiyorum
en başında kulaklarım konuşulan her yabancı kelimeyi kendi dilimden bir kelime zannedip anlamları Türkçe'ye boğuyordu, sonralarda ise Türkçe konuşanları duyunca da İngilizce zannediyordu,
dört yüzden fazla kimlik ve onlarca dil içinde yaşadığım kafa karışıklığını aşmam gerekiyordu,
aslında bu kafa karışıklığı da bana iyi gelmişti, o da hoşuma gidiyordu,
profesyonel bir konuşmacı olalım diye aldığımız eğitimlerde edindiğim arkadaşlarım evime gelince mutfaktaki "el bezi"nin İngilizcesini bilmediğimizi fark edip teknik kelimeleri oraya buraya savuruyorduk...
ve bunun gibi birçok detay...
çoğu zaman her şeyi en başından - yeniden- ve yeni insanlarla öğreniyorduk, e bu da hoşuma gidiyordu
velhasıl;
hayatın her alanında konumlanan bu okullaşma haline bayılıyorum...
....