zeytin ağacı ile kurulan duygusal bağ üzerine birkaç satır

Mahmut Boynudelik ve Zerrin İren Boynudelik'in kaleme aldığı Zeytin Kitabı hakkında birkaç şey not edeceğim;

kitap çok sevimli, hatta zeytini hiç tanımayanlar için kültür kitabı niteliğinde ancak ben burada farklı bir detaydan söz etmek istiyorum, eskiden zeytinin dalını kırmak Tanrı'yı incitmek demekmiş, zeytinin insanlığa özel bir armağan olduğu düşünülürmüş. Birçok araştırma sonrasında dünya üzerinde ilk zeytinlerin Anadolu'da ortaya çıktığı söyleniyor bu bildiğiniz delice olanlar, delice zeytin nedir derseniz zeytinin ehlileştirilmemiş versiyonu; yabani zeytin. Bugün Bafa Gölü çevresinde dolaşırsanız bu deliceleri görebilirsiniz, minik ve acı; birkaç sene önce toplayıp tadına bakmıştım güzeldi.

Tabii daha sonra dünyanın farklı ülkelerine taşınıyor zeytinler ve gezdikleri coğrafyaları etimolojik isimlendirmelerden görebiliyoruz; Yunanca Oleum, Arapça Zaitum, İspanyolca Aceite, ...

Thales ise doğa gözlemlerinin sonucunda zeytin hasadının bol olduğu dönemi hesaplayarak olağanüstü bir gelir elde ediyor.

Marcus Porcius Cato, kitapta en sık adı geçen yazar; yani işte zeytinin nasıl toplanması gerektiği, dip suyunun atık yönetiminden falan bahsediyor o zamanlar ekonomik ve ekolojik süreci anlatan yazılar yazmış. Ayrıca Columella, On Agriculture kitabında da temel kurallardan bahsetmiş. Milattan önce 234'lü yıllardan bahsediyorum...

Ayrıca Sophokles, zeytinin çocukları beslediğinden söz ederek ona övgüler yağdırır;

"And here there grows, unpruned, untamed,
Terror to foemen’s spear,
A tree in Asian soil unnamed,
By Pelops’ Dorian isle unclaimed,
Self-nurtured year by year;
’Tis the grey-leaved olive that feeds our boys;
Nor youth nor withering age destroys
The plant that the Olive Planter tends
And the Grey-eyed Goddess herself defends."

(strophe 2- Oidipus at Colonus)

"....ve burada bir ağaç yükselir;
ne budanmış ne de ehlileştirilmiştir.
Düşman mızraklarına korku salan bu ağacın
Asya topraklarında adı yoktur,
Pelops’un Dor adalarında da bir benzeri bulunmaz.
Her yıl kendi gücüyle yeniden yeşerir.

Bu, çocuklarımızı besleyen
gümüşi yapraklı zeytin ağacıdır.
Ne gençliğin hoyratlığı
ne de solduran yaşlılık onu yok edebilir;
çünkü onu Zeytinin Efendisi gözetir,
gök gözlü tanrıça da kendi elleriyle korur...." 


Odysseia’da ise zeytin ağacı; sığınma, yurda dönüş ve aile bağlarıyla ilişkilendirilir. Odysseus için kimi zaman koruyucu bir barınak, kimi zaman İthake’ye aidiyetin, kimi zaman da Penelope ile evliliğinin köklülüğünün simgesidir.

Pindaros için zeytin, olimpiyat zaferinin ve onurun simgesidir. Yabani zeytin dalından yapılan çelenk, maddi ödülden çok erdemi, şöhreti ve tanrısal takdiri temsil eder. Zeytin ve zeytin dalının bir olimpiyat madalyası olduğu görülür. 

İlk Türk devletlerinde ağaca genel olarak kutsallık, yaşam ve soyun devamı anlamları yüklenmiş; ancak bu anlamları taşıyan başlıca ağaç zeytin değil, kayın ve benzeri Orta Asya ağaçları olmuştur. Zeytin, Türklerin İslam dünyası ve Anadolu’yla temasından sonra bereket, kutsallık, barış ve yerleşik yaşamla ilişkilendirilen bir kültürel simge hâline gelmiştir.

Osmanlı edebiyatında zeytin daha çok kutsallık, bereket ve ilahî nurla ilişkilendirilirken, modern Türk edebiyatında Ege coğrafyasının, aşkın, emeğin, yoksulluğun, toplumsal dayanışmanın ve tarihsel belleğin simgesine dönüşmüştür. 

....

Bilirsiniz, zeytin ağacı bol ürünlü bir yıldan sonra daha az zeytin verir, buna yerel açıdan "var yılı yok yılı" deniyormuş.

Hatta bu var yılı yok yılı sürecini etkileyen en önemli şeylerden biri de zeytin ağacındaki meyvelerin toplanma şekliymiş; yani ellerinizde teker teker ağacı ve yaprakları incitmeden zeytinleri toplarsanız eğer yok yılındaki zarardan o kadar da etkilenmeyebilirmişsiniz.

aklıma nenemin erik ağaçları geldi, ben küçükken dallardan erikleri topladığımda tek bir dal ve yaprak kırmamam gerektiği konusunda uyarırdı, ne zaman erik toplayacak olsam başıma dinelir beni izlerdi, neneme göre her bir dal ve yaprak Tanrı'yı hatırlar ve onu zikrederdi o yüzden doğaya farklı bakardı ve doğayla bağı bugünkü bağdan daha derindi.

benzer bir bağ eski çağlarda da var; kutsal ayinlerde kişiler zeytinyağ ile vaftiz edilir, tanrıların ve kralların başlarına zeytin yapraklarından örme taçlar takılırmış

nenem haklıymış yani

zeytin ağacı altında doğan biri, gücü temsil edecek kutsal kişiler olarak görülürmüş, Hesiodos, "hiç kimsenin kendi diktiği zeytin ağacının meyvesini yiyecek kadar uzun yaşamayacağını" söyler.  

böylesine ölümsüz ama bir o kadar da hassas zeytin ağaçlarıyla olan bağımız bugün bambaşka bir seviyede; mücadele ve mübadele arasında bir yerde kökleri kamyonlarda çığlık ata ata sökülmekte ve günümüzde zeytin doğanın korunması, toprağa bağlılık ve ekolojik direniş temaları gündemde

peki ama nasıl?

ne oldu ve nasıl oldu da Tanrısal dokunuşlar 

günümüz dokunuşlarıyla karşılaştırıldığında oldukça yabani kaldı?

Renoir, zeytini; "zeytinlerdeki ışığa bakın, elmaslar gibi parıldıyor, işte pembe, işte mavi ve ışığına oynaşan gökyüzü; insanı deli etmeye yetiyor." diye görebiliyorken,

diğerlerinin göremediği nedir?


Kaynak

Mahmut Boynudelik & Zerrin İren Boynudelik,(2012). Zeytin Kitabı, Zeytinden Zeytinyağına, 5. Baskı, Oğlak Yayıncılık